-
war horse – steven spielberg
tuhaflık bende, ne zaman içinde at olan bir film izlesem hüngür hüngür ağlıyorum. çağan ırmak filmlerinin kitleler üstündeki etkisi neyse, bende de atlı filmler aynı etkiyi bırakıyor. seabiscuit, the horse whisperer, secretariat duygusal olarak beni zamanında hatırı sayılır derecede yormuşken, dün gece steven spielberg’ün oscar adayı filmi war horse‘u izledim ve resmen kendimden geçtim. yapımcılardan ricam, lütfen artık atların iyi ya da…
-
mideye oturmak
“yediğin içtiğin sana kalsın, bana gördüklerini anlat” denir ya, ben de hep bu görüşteyimdir. severim sevmesine ama iyi yemeğe büyük bir düşkünlüğüm olduğu söylenemez. önemli olan ne yediğimden çok kiminle, nerede, nasıl bir ortamda yediğimdir. işte bu yüzden, bu kadar keyif almışken, salt galata’nın içindeki ca’d’oro’da “kazıklandığımı” hissetmek çok koydu. bu kalitedeki bir mekanın üç kuruşluk suyu bedavaymış gibi bardak…
-
the help – tate taylor
kathryn stockett’in kitabından sinemaya uyarlanmış olan 2011 yapımı the help amerikalılar’ın yüz karası denebilecek bir dönemde geçiyor. siyahların “renkli” olarak adlandırıldıkları ve beyazlardan tamamen farklı yaşam koşullarına tabî tutuldukları mississippi-jackson filmin mekanı. hani herkes osmanlılar’ın 1915’teki sözde ermeni soykırımını konuşuyor, henüz tarihçiler bile konu üstünde %100 kesin görüş belirtemezken herkes dilediğince ahkam kesiyor, her iki taraftan da sürüyle insanın öldüğünü görmezden…
-
a dangerous method – david cronenberg
kabul ediyorum, the artist gibi bir sessiz filmden sonra bol konuşmalı, ve hatta sade konuşmalı a dangerous method‘a geçmek pek akıl karı değildi. ama nereden bilebilirdik ki david cronenberg gibi bir dahinin bu kadar sıradan bir filme imza atabileceğini! sabina spielrein-carl jung-sigmund freud’un 1900lerin başında çok konuşulmuş hasta-doktor ilişkisini lisa appignanesi’nin mad, bad and sad adlı kitabından okuduğunuzda bile, eminim ki,…