Anneannem kuşları çok severdi. Güvercinleri, serçeleri, kumruları, İzmir’e bazı bazı inen pelikanları, flamingoları… Şehir kuşları hep… Anneannem öyle köydeki, memleketteki eli unlu, başı yeldirmeli, uzun etekli, ayağı plastik potinli anneannelerden değildi. Profesör zannederlerdi sokakta. Topuklularının üstünde dimdik yürür, kısa dar eteklerinden, rujundan, erkek traşlı saçlarından vazgeçmezdi. Çok güzel ela rengi gözleri, kalın, hiç dokunulmamış kaşları, bembeyaz sütun gibi bacakları, kocaman memeleri vardı. Yüzünün ortasındaki kocaman, uzun burnu bile onu çirkinleştiremezdi. Dişleri otuzlu yaşlarında geçmeyen baş ağrılarının sebebi addedilmiş, toptan çekilmişti. Takma dişlerinin oturması, oturmaması, diş etlerinin gerilemesi, çenesinin küçülmesi… Akşam yatmadan takma dişlerini çıkardığında bile çınlatabildiği kahkahasıyla güzeldi anneannem. İlkokulu bitirememiş, kardeşlerine, yeğenlerine baksın, eve yardım etsin diye gönderilmemiş, okuma-yazmayı tam sökememişti. Küçükken, kardeşimle, ona ders çalıştırırdık. Hece hece okur, harfleri tek tek yazar, yeterli zamanı olunca önündeki yazıyı da çözer, cümlecikler de toparlardı. Yirmi küsur yıl dedemle işlettikleri kitapçı dükkanında bir tek kişi bile anlamamıştır okuma-yazması olmadığını. Müşteriler bir kitap sorduğunda, eğer o sırada tekse ve yardımına koşamıyorsak, kitabın kapağını biliyor mu diye sorar, kapağın tanımından şıp diye buluverirdi kitabı. Bulamıyor mu, o zaman konuşur, yüzünü güldürür, bazen içeride pişirdiği kekten, börekten ikram eder, tatlı tatlı bekletirdi ki biz gelelim, kitabı girdiği delikten çıkaralım. Böyle böyle çok dost edindi, elinin lezzetini, sohbetinin keyfini alan dönüp dönüp geldi Sadiye Hanım’ın hayatına ortak olmaya. Dedem kitapçı dükkanını saran yemek kokularından şikayet edip ona engel olmaya çalıştıkça anneannem su böreğinden tutun, dolmalara, sarmalara, mantılara kadar pişirdikçe pişirdi. Arkada güvercinlerin önüne konup guruldadığı penceresini, önde kitapçının kapısını açıp kokuları çıkarmaya çalışır, yemek yaparken izlediği televizyonun sesini çok açmaz, önlüğünü çıkarmadan müşteriye koşmazdı. Hep dedem laf etmesin diye… Dedem TRT Radyo 3 dışında bir radyo kanalının açılmadığı, klasik müzik ve caz dışında sadece arada bir haber spikerinin sesinin yükseldiği nezih dükkanının huzurunu bölen soğan kokusuna ve televizyondaki vazgeçilmezimiz Yalan Rüzgarı’na katlanamaz, ama o güzel yemekleri mideye indirmeyi, arada arka odanın pervazına dayanıp televizyona bakmayı da ihmal etmezdi.

Anneannem kuşları çok severdi. Küçükken bana iki tane kuş almıştı. Biri Zühtü, beyaz bir güvercin, diğeri ise bir muhabbet kuşuydu galiba. Adı bile kalmamış… Biri İzmir’de yaz sıcağında balkona konup unutulmuş, kavruldu da öldü. Diğerini, Zühtü’yü, annem mutfakta kapısının arkasına sıkıştırdı yanlışlıkla. Annem şimdi bunları okuyunca arayacak, öyle değildi böyleydi diyecek kesin. Belki de teşekkür eder balkonda unutulanı onun hanesine yazmadım bu sefer diye. Bu seferlik… Yoksa onu da o unuttu balkonda, biliyorum. Üzgünüm Neşe…
Anneannem kuşları öyle çok severdi ki bana ve kardeşime ve kuzinim Selis’e yazları Kemeraltı’ndan civciv alırdı. Dedemin soğan kokusu, Yalan Rüzgarı dertlerine bir de civciv cıvıltısı ve kakası eklenirdi böylece. Civcivler neşeli, kırılgan yaratıklar. Çoğunlukla kısa bir süre sonra neşeleri söner, cikcikleri biter, kutularında pat diye yana düşüp ölürlerdi. Hayatta kalmayı beceren, büyüyen birkaç civciv bahçesi olan tanıdıklara verilirdi. O civcivleri bizim kadar, hatta bizden daha çok anneannem severdi.
Anneme anne, babama baba dememem, mutfağı, ortalığı tertipsiz bırakıp evden çıkamamam, kaşlarımı hiç almamam (ne acı ki kendi kendilerine dökülüyorlar şimdilerde), başımı birinin kucağına koyup uyumayı çok sevmem, belki saçlarım, belki bacaklarım (asla memelerim değil), yaka iğnelerine merakım, alüminyum tavaya yapışan tereyağlı pilav, mayalı hamur aşkım ve elbette tutamadığım sivri dilim… Şimdi anneannem toprak altındaki ilk yirmi dört saatini tamamlarken onun için tek dileğim üstüne kuşlar konsun, onunla kuşlar konuşsun. Anneanneme tohumlar, otlar getirsin, üstünde her mevsim yeni çiçekler açtırsınlar. Rengarenk, şen şakrak bir kadındı, öyle kalsın.
Erenköy’de yıllar önce kaldırımda uçamayan yavrusuna ilgi gösterdik diye gelip anneannemin kafasını gagasıyla delen, bizi tekrar bulur mu diye korktuğumuz karga, bi’ seni sevmezdi anneannem, bilesin kara karga. Şimdi, yolun en sonunda, yolun bittiği yerde seninle barışır mı bilmiyorum ama oralarda dolaşıp, başında gak gak ötüp de huzursuz etme anneannemi sakın ola…
19 Ocak 1932 – 12 Haziran 2026, güle güle güzelim Sadiye…

