I’m much happier reading than writing. – Roberto Bolaño

işte son zamanlarda izlediğim en iyi yeni film: we need to talk about kevin. lionel shriver’ın aynı adlı romanından uyarlanan ve türkiye’de 3 şubat 2012’de vizyona girecek gibi görünen bu lynne ramsay filmini kesinlikle kaçırmayın, üzülürsünüz.

tilda swinton’un kevin’in annesi olarak başrolde olduğu filmde sorunlu bir çocuk doğurduktan sonra hayatı değişen eva’nın tekinsiz, tüyler ürpertici, gizemli hayatına tanık oluyoruz. film bir ileri bir geri giden ve korkunç olayı sona saklayan kurgusuyla seyirciyi her an diken üstünde tutuyor. tilda swinton ile birlikte en az kieslowski’nin three colours: red filminde olduğu kadar baskın olan kırmızı rengi de başroller arasında belirtmek gerek. eva’nın saçlarına, evine, arabasına yapışmış ezilmiş domateslerin kana benzer yoğun kırmızısından, şarabın kırmızısına, şekerlemelere, çilek reçeline kadar kırmızının çeşitli tonları filme hakim.

dehşet ve merak içinde izlediğim film hakkında yazacağım fazladan her cümle tüm olayı açığa vuracak, keyfinizi kaçıracak biliyorum. o yüzden izlemeden önce fazla bir şey okumaktan kaçınmanızı tavsiye ederim. bu arada hamilelere ya da çocuk sahibi olmaya kesinlikle önermiyorum. ben bu fikirden zaten uzaktım, filmi izlerken fersah fersah uzaklaştığımı hissettim. cidden tehlikeli…

aakash odedra aile amsterdam anneanne arter aslı bostancı aydın teker ayşe orhon Bakü berlinde bruyckere bienal Boris Vian Chet Baker edebiyat francis ford coppola geoff dyer gezi görünürlük projesi haliç kongre merkezi Henry James idans ilyas odman Istanbul istanbul modern kazuo ishiguro kedi kuad Leos Carax masumiyet müzesi Max Roach Michel Gondry Miles Davis mustafa kaplan olimpiyat orhan pamuk pelin esmer rimini protokoll roberto bolano robert pattinson salt The White Stripes thomas bernhard woody allen öykü İzmir