Kategori: sinema

  • tetro – francis ford coppola

    büyük ustadan 2009 yapımı, yeni sayılabilecek bir film! 72 yaşındaki coppola uzun zaman sonra karşımıza vincent gallo’nun başrol koltuğuna oturduğu buenos aires sokaklarını dillendiren tetro ile çıkıyor. türkiye’de vizyona girmeyecek gibi görünen, 12. istanbul uluslararası sinema-tarih buluşması kapsamında gösterildiğini ekşi sözlük sayesinde keşfettiğim tetro, coppola’nın baba figürüyle olan bitmez tükenmez hesaplaşmasının bir devamı niteliğinde.renklerin sadece…

  • never let me go – mark romanek

    never let me go – mark romanek. filmle ilgili yazılabilecek her şey büyüyü bozacağı için,  bir şey söylemek gelmiyor içimden. kazuo ishiguro ile tanışmama vesile olduğu için teşekkür ediyorum sadece, her ne kadar böyle bir hikayenin bir de kitabını okumaya henüz hazır hissetmesem de… çok ağır bir deneyimdi izlemek ve duyduğuma göre sinema sanatının vuruculuğu…

  • izleyiniz! -12

    la moustache – emmanuel carrère.tabii eğer “neden?” sorusunun cevabına çok meraklı değilseniz, gizemli şeyleri seviyorsanız… çünkü emmanuel carrère’in aynı adlı romanından uyarladığı bıyık  adlı bu filmde, dudak üstünde çıkan bir tutam kıl etrafında dönen gizemli bir çılgınlık var. kim haklı? kim deli? kime inanmalı? bazı yerleri hitchcock’un yine bir gizem yumağı olan vertigo filmini hatırlatan la…

  • gosford park – robert altman

    robert altman’ın 2001 yapımı gosford park filmini sonunda izledik. küçük bir yıldızlar geçidini andıran film, birkaç günlük bir av partisine davet edilen konuklar, ve onların hizmetkarları çevresinde dönüyor ve kocaman bir ingiliz kır evinin alt ve üst katlarında olup bitenleri anlatıyor. marcel proust’un şaşaalı, dedikodu dolu zenginleriyle, octave mirbeau’nun güzel hizmetçileri birbirine girmiş gibi. katları birbirine bağlayan merdivenler…

  • the fighter – david o. russell

    öyle ya da böyle neredeyse bütün oscar filmlerini izlemiş buldum kendimi. nasıl oldu bilmiyorum desem inandırıcı olmaz herhalde.dün akşam da christian bale ve mark wahlberg’i birarada sunan the fighter‘a takıldık. dövüş sahnelerinin televizyon estetiğinde (yani hiçbir estetik gözetilmeden) verilmesi hoşuma gitti. filmin ilk yarısındaki hareket, treme‘den tanıdığımız melissa leo’nun takıntılı anne karakteri ve tabii ki…