dün gece rumeli hisarı’ndaki duvara karşı operasına gitme gafletinde bulundum. opera sanatına duyduğum antipatiyi belirtmeme gerek yok umarım. bana elitizmi, yukarıdan bakmayı, localarda oturmayı, sınıfsallaşmayı anımsatıyor. anlamıyorum, hoşlanmıyorum. ortaokul döneminde tosca ve aida‘ya maruz kalmıştım. hele ki aida tütsü kokuları eşliğinde halen baş ağrılarıyla hatırladığım korkunç bir pazar günüdür benim için. sonra da ne gittim operaya, ne de dinledim. cazdır benim müziğim ve “yetenekli bay ripley” gelir aklıma hep opera-caz arasında kalınca…
neyse dün gece kimseyi kırmayalım, birlikte olalım hevesiyle rumeli hisarı’na gittik. bremen operası bize fatih akın’ın duvara karşı filmini opera şeklinde sunacakmış, merak ettirici bir yandan da… hisar yarı yarıya doluydu denebilir. opera festivali’nin yabancı seyircisi de bol anladığım kadarıyla.
acı dolu bir deneyimdi. opera sanatı konusunda bilirkişi değilim ama azıcık anladığım şeylerden bahsetmek istiyorum. oyunculuklar, koreografiler tam bir rezaletti. sibel rolünü oynayan şirin kılıç belli ki pek oyunculuk çalışmamış. boynu bükük duruşu içler acısıydı. üst üste giydiği kıyafetleri birer birer çıkarıp yeni sahnelere ayak uydurması çok çirkin görünüyordu. zaten herhangi bir kostüm tasarımından ve hatta yönetiminden bahsetmek söz konusu olamaz sanırım. diğer başrolde levent bakırcı vardı, o biraz daha halliceydi. en azından türkçe’yi doğru düzgün konuşabiliyor ve sahnede daha sağlam duruyordu. bu arada merak ettim bu başrol seçiminde hangi kriterler ön plandaydı? sadece türkçe bilmek olabilir mi acaba? sahne duruşları genel olarak o kadar beceriksizceydi ki başka ne düşüneceğimi bilemiyorum.
rollerine oturmayan anne-baba karakterini geçiyorum. sibel’in ağabeyini oynayan can tufan ve anlatıcı rolündeki timo lampka göze batmayan, eğreti durmayan karakterlerdi.
filmin neredeyse sahne sahne operaya uyarlandığı eserde, dolaylı anlatımdan, metafor kullanımından olabildiğince kaçınılmış. özellikle ilk bölümde her şey (kız isteme, düğün, sevişme vesaire), sanırım anlaşılmamaktan korkarak, gözümüze sokula sokula gösterildi. şiirsellikten bu kadar uzak, armoniden bu kadar yoksun bir sahne eseriyle hiç karşılaşmamıştım hayatımda. pornografinin de üst boyutlarda olduğunu söyleyebilirim. çıplaklık yok belki ama rahatsız edici çirkinlikte sevişme (aslında tam kelime “yiyişme”) sahneleri bol.
başka? başka bir şey yok. ikinci bölüm dramatizasyona daha elverişli olduğu için bir miktar daha iyiydi. müzikle ilgili bir şey yazamadığım için çok üzgünüm ama diyaloglar, şarkı sözleri o kadar korkunç ve komikti ki müzikten alabildiğine uzaklaştık. evet, operayı anlamamak en iyisiymiş.
benim dışımdakileri sorarsanız… ara verildiğinde gidenler çoktu ama son alkışa kadar kalanlar ne kadar çok beğendiklerini coşkulu bir şekilde gösterdiler. bu da beni bir kez daha umutsuzluğa gark etti tabii. ne olacak bizim halimiz?!