İzmir'deki çocukluğumla ilgili yazıp paylaşmadığım ve daha yazmak istediğim çok şey var. Bu yazıyı Kasım 2022'de yazmışım. İzmir serisinin ilk yazısı olsun.
Bir de kokular var, benim için önemli ve vazgeçilmez. Nedim Gürsel hocam geçenlerde kitap dosyamı okuduktan sonra "Kendi burnum koku almıyor gibi hissettim, ne çok bahsetmişsin kokulardan" dedi. Nasıl bahsedilmez kokulardan? Benim için imkansız... Dolayısıyla bu yazı kokular serisinin de ilki oluyor gibi.
İzmir’de, Bostanlı’da iki apartman dairesi. Birinde anneannem ve dedem oturuyor, diğerinde Mübeccel Abla, annesi “Teyze” ve babası “Amca”. Ben orada oturmuyorum. Birkaç sokak ötede bizim evimiz. İzmir güzel o zamanlar. Küçük, yeşil, sevimli. Yazın, geceleri Karşıyaka’ya doğru yürüyoruz, yunus heykelinin orada oturup dondurma yiyoruz. Yazlık bir yer gibi Karşıyaka.
Annem var: Neşe. Kardeşim Can ya onun karnında hâlâ ya da yeni doğmuş. Neşe ve anneannem Konak’taki kitapçımızda çalışmaya gidiyorlar her gün. Vapurla gidildiği sürece hoşuma gidiyor yolculuk. Vapura değil de otobüse bindiysek ya bir şekilde uyumayı başarıyorum anneannemin dizlerinde ya da mide bulantısıyla kıvranıyorum. Körfez’den geçerken korkunç kokuyu almamak için burunlarımızı tıkıyoruz bütün otobüs yolcuları. Körfez’in tüm yüzeyi kurtçuklarla kaplı. Yazın koku daha da yoğunlaşıyor.
Anneannemlerin apartmanı dört ya da beş katlı. En üst katta onlar oturuyor. Güzel, ışıklı bir ev. İzmir’deki çoğu evde olduğu gibi iki büyük balkonu var. Biri sarı, biri beyaz iki kuşum var anneannemlerde. Mutfak tarafındaki balkonun kapısına sıkışarak ölüyor biri. Diğeri de yaz sıcağında, ön balkonda, aç susuz unutuluyor. Balkonlar iki kuşumu da öldürüyorlar.
Apartmanın kocaman, güzel bir bahçesi var. Çimenleri sulamam için izin veriyor kapıcı bazen. Hortumu elime alınca seviniyorum. Taze çimen kokusunu öğreniyorum. Zakkumlar çok meşhur o sıra. Dokunursam hasta olurmuşum. Anneannem her gün hatırlatıyor zakkumlara dokunmamam gerektiğini. Büyülü bir bitki. Nasıl hem bu kadar güzel görünüp hem de zehirli olabilir? Bir de Konak’ta kitapçının orada minnacık domateslere benzeyen bir bitki var. Bazıları yiyor onu. Ama anneannem onların da zehirli olduğunu söylüyor. Korkarak oynuyorum onlarla her seferinde.
Mübeccel Ablalar anneannemlerin alt komşusu. Kristal avizeleri var. Demek ki çok zenginler. Amca beni yukarı kaldırıyor, kristal pırıltılarıyla oynuyorum. Mübeccel Abla kahve yapıyor, fal bakıyor. Benim de kahve içme iznim var orada. Almanya’daki ağabeyi güzel çikolatalar gönderiyor. Onlardayken bir sürü değişik şey yiyorum. Mübeccel Abla elbiseler dikiyor bana. Çocuk aklı, her şey hoşuma gidiyor.
Elimde anahtarlar, aşağı katta, Mübeccel Ablalar’dayım. Ne kadar küçüğüm ya da ne kadar büyük acaba. Hatırlayamıyorum. Kendimi gözümde canlandıramıyorum; asıl resmin, çerçevenin dışındayım. Resmi çizen benim, ben olmasam resim bile olmayacak aslında ama Velasquez gibi kendimi portrenin bir yerlerine koymamışım, koyamıyorum. Mübeccel Abla ile okuma-yazma çalıştığımız günlerden biri belki. Okuma- yazmayı bir türlü sökemediğim, sınıfta kalmaktan kıl payı kurtulduğum zamanlar. Önce dizim patlamış, sonra zatürre olmuşum. Okula gitmeye zaman kalmamış. Okumayı geç öğrendim diye çok üzülmüş olmalıyım ki ilkokul hayatım boyunca kafayı hızlı okuma yarışlarına takmışım. Satırın altına bir kağıt koyup kağıdı kaydıra kaydıra okursun. Öğretmen süre tutarken sen kelimeleri son sürat telaffuz etmeye çalışırsın. Birinci olmuş muyum hiç? Hatırlamıyorum… Hep anlık hırslarmış demek ki. O anda bir şeyler yapma telaşı. Hafızam zamana yenik düşmüş.
Mübeccel Ablalar’da, kapının önünde görüyorum kendimi, avucumda anahtarlarla. Ne Neşe var yanımda ne de anneannem. Anneannem iyice tembihlemiş yine, tuvaletim gelirse yukarıya, eve çıkmalıyım. Anahtarları avucumda sıkı sıkı tutuyorum bu yüzden. Her zamanki gibi, Mübeccel Abla’nın ve Teyze’nin ısrarlarına karşı çıkacak, yukarı çıkıp anneannemlerin tuvaletine gideceğim. “Bizden bile titizler” diyor anneannem, “onları fazla rahatsız etmemelisin”. Kapının kolunu çevirip dışarı çıkarken merdivenlerde ayak seslerini duyup sol tarafa doğru bir bakıyorum. Dedem! Merdivenleri çıkıyor. Biraz yorgun, biraz yılgın gibi. Aylardır dayılarımın borçları için yattığı hapishaneden çıkmış, kısacık kazınmış saçlarını kepin altına saklamış. Üstünde mont var sanki. Demek kış ayındayız. Bağırıyorum dedeme, galiba ağlıyorum da. Kucaklıyor beni, “canım” diyor, öpüyor. Dedeme sarılıyorum deli gibi. Üstünde biraz ekşi, ağır bir koku, sonradan anlıyorum “hapishane kokusu”. Mübeccel Abla arkamdan başını çıkarıyor bağırtımı duyunca. Dedem mahcup, kokusunun farkında, kokusundan rahatsız. Beni kucaklıyor, “Necmettin Amca hoş geldin” diye içeri buyur etmeye çalışan Mübeccel Abla’yı olabildiğince uzaktan, başıyla selamlıyor. İçim pır pır, dedemin kucağında merdivenleri çıkıyorum.
Hafızama yer eden İzmir’in pis Körfez kokusu taze çimen kokusuna karışırken bir de aralarına bu hapishane kokusu giriveriyor. Yaşım tam kaç bilmiyorum. Zehirli zakkumlar, balkonlardaki kuşlar, avizelerin kristalleri, Körfez’in kurtçukları, Karşıyaka’nın yunusları, kitapların son sürat okumaya çalıştığım tüm kelimeleri karman çorman önümde hazırolda, ben dedemin kucağında aralarından süzülüp geçiyorum. Dedem eve gelmiş, benden mutlusu, benden gururlusu yok.
