Yazmak, Yürümek ve Rayihalar Üstüne

daldan dala atlayan ve daha başka birçok dala da atlayası olan bir yazı

Yazmanın hareket etmekle doğrudan bağlantılı olduğuna inananlardanım. Hemingway ayakta yazarmış. Virginia Woolf da. Murakami yazmayı maraton koşmaya benzetir, her iki pratiğin birbirlerine ne kadar benzediğinden, birbirlerini beslediğinden bahseder Koşmasaydım Yazamazdım kitabında. Ben ne ayakta yazıyorum ne de bir koşucuyum. Ama bilen bilir, iyi yürürüm. Yürümek benim ana hareketim. Bir gün yürüyemezsem eğer, muhtemelen yürüye yürüye ezberlediğim sokakların, caddelerin haritasında gezinirim beynimin içinde.

Hareket mekanım içinde yaşadığım şehr-i İstanbul. Beyoğlu, Nişantaşı, Kurtuluş, biraz Beşiktaş, biraz Ortaköy, biraz Moda, biraz Fenerbahçe… Bu şehrin sokaklarında bir yerden bir yere ulaşmak için ya da amaçsızca yürümeyi, parklarında yazmayı, kitap okumayı, tai chi yapmayı, hava bozduğunda kütüphanelerine ve hatta alışveriş merkezlerine sığınmayı seviyorum. Don Delillo’nun Beyaz Gürültü romanındaki süpermarketler, Annie Ernaux’nun Seneler kitabındaki banliyö avmleri geliyor aklıma buralarda dolanırken.

İki hafta önce Bahariye’nin ara sokaklarında vakit öldürürken bir çocuk parkıyla bütünleşmiş, beklenmedik bir dutluk çıktı karşıma. Genç ve bakımlı dut ağaçları yerlere kadar kırmızı (yani henüz kararmamış) dut doluydu. Birkaç tane ağzıma attım, banklardan birine çöktüm. Kentsel dönüşümün yavaş yavaş başladığı sokakta bu dutluk ne kadar dayanabilecek acaba, ya da onu koruma sevdasına düşen bir müteahhid olsa ne yapardı acaba diye düşündüm.

Geçen hafta, birlikte her yürüyüşümüzde beni şehrin en beklenmedik yerlerindeki kekik, biberiye tarhlarıyla tanıştıran arkadaşımla bayramın yalnızlaştırdığı Nişantaşı sokaklarında yürürken (evet bayramda kalabalıklaşmayan bir yer Nişantaşı), bana daha önce belki bin defa yanından geçip görmediğim bir güzelliği gösterdi: bir elektrik direğine dolanarak yükselmiş bir kivi ağacı. Kivi gibi tüylü gövdesiyle yalnız bir kivi ağacının meyve verecek hali yok tabii ama neden Nişantaşı, neden elektrik direği, nasıl o kadar büyümeyi başarmış… Bir sürü soru bıraktı kafamda. Bir de tabii yalnızlığına, yalnızlığının çaresizliğine üzüldüm. Yalnızlık hareket edebildiğiniz sürece o kadar koymuyor. Bir zamanlar sevdiğim birisinin “Hareket eden objeler çarpışır, belki bir gün çarpışırız, hareket etmeye devam” dediğini hatırladım.

İstanbul an itibariyle hiç olmadığı kadar rayihalı. Duvar boylarınca yasemin çiçekleri, parkları, caddeleri gölgeleyen dev ağaçlarda açan ıhlamur çiçekleri insanı sarhoş edecek kadar güçlü aromalara boğmuş halde şehri. Burun deliklerimden geçip ciğerlerime dolan kokular beynimi gıdıklarken bacaklarım ve ayaklarım rap rap, rap rap hareket ediyor. Hava sıcak, ensemden, koltuk altlarımdan ter damlaların süzüldüğünü hissedebiliyorum. Yürümekten bitap düştüğüm, ayak tabanlarımda minik nasırlaşmaları hissettiğim anda Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndan The Alan Parsons Project’in Eye in The Sky’ı yükseliyor dün akşam. Arkada dolunay, yusyuvarlak, pırıl pırıl. Yürümeye üşenseydim kaçıracaktım. Önce üşenmediğim için kendime, sonra İstanbul’a teşekkür ediyorum. Tüm sürprizleri ve saklı hazineleri için…