ikinci dünya savaşı. bir ingiliz pilotun yanmakta olan uçaktaki son dakikaları. telsizle iletişim kuruyor, genç bir kadın çıkıyor karşısına. son dileklerini iletirken ölümden korkmadığını, paraşütü bile olmadığını fark ediyoruz. annesine, kardeşlerine onları sevdiğini iletmesini istiyor genç kadından, onu görmüş olsaydı sevebileceğini de söylüyor. kadın ağlarken bağlantıyı kesiyor ve atlıyor. ama ölmesi gerekirken ingiltere’nin sisi sağ olsun ölüm meleği pilotumuzun izini kaybediyor ve peter kendini bir sahilde, telsizde konuştuğu june’un neredeyse yanı başında buluyor. ölüm meleği cennet’e çıkanlar bakiyesindeki eksik bir kişinin hesabını verene kadar birbirlerine aşık olan june ve peter filmin geri kalanında aşklarını kanıtlamaya ve kaderin bir cilvesiyle ölümden dönen peter’ı yeryüzünde tutmaya çalışıyorlar.
cennet sahneleri siyah-beyaz, dünya sahneleri renkli çekilen filmde “camera obscura” sahnesi ve ölüm meleğinin dünyaya ilk gelişinde güller arasında belirdiği anda “one is starved for technicolor up there” (“yukarıda da teknikolor açlığı çekiyoruz”) demesi filmin unutulmaz sahnelerindendi.
michael powell en çok peeping tom ile bilinir. ve belki the red shoes. 1946 yapımı a matter of life and death hafif gibi görünen bir konuya sahip olsa da izlemesi çok keyifli, çekimleri şahane, seyredene gerçek bir sinema keyfi yaşatan filmlerden. hatta düşününce günümüz hollywood’unda bir yeniden yapımına rastlamamamız sürpriz. ama hayır, o birkaç yıl öncesinin modasıydı, şimdi moda gerçek hayat hikayelerini sinemaya taşımak. yaratıcılık tükeniyor mu ne?
