istanbul’a döndük, kemiklerimizi ısıttık, viyana’dan bahsetmeye hazırız.
yazmadığım, yazacak halim kalmadığı süre zarfında izlediklerim kısaca şunlar:
ivo dimchev – som faves
maison dahl bonnema – ricky and ronny and hundred stars (a sado country opera)
*melk prod. / marco berrettini – si, viaggiare
mathilde monnier / ccn montpellier & jean-françois duroure – pudique acide / extasis renewing
bunların ilk üçünü hiç izlememiş olmayı tercih ederdim. ne de olsa ivo dimchev iDANS’ta iki kez izlediğim, lili handel ile kalbimizi kazanmış, uç işler yapan yaramaz bir bulgar adam olarak yer etmişti kafamızda. onun huysuz virjin tarzı sarı peruğu, kendi kendine konuşan (“sanat nedir?”, “sanata saygı” gibi şeylerden bahsetse bile), histerik halini pek beğenemedim. performansın başında dediği gibi bir “zaman kaybı”na sebep oldu sadece. ah evet bu açıdan bakınca, daha en başta bizleri uyardığı, bizim de koltuklarımıza yapışık kalarak seve seve razı olduğumuz düşünülebilir. ama bu koltuklara yapış(ma)ma konusuna en sonda uzun uzun değineceğim.
ivo dimchev’den sonra en kötü iş marco berrettini miydi, yoksa maison dahl bonnema mı acaba? hmmm sanırım oyumu ikincisinden yana kullanacağım. en azından bu korkunç opera müsvettesinden sonra izlediğim si, viaggiare arada yüzümü güldürmeyi, beni bir şekilde oyalamayı başardı. maison dahl bonnema ise impulstanz programına need company ile olan alakasından dolayı alındığı çok belli, ses ve ışıktaki “kötü”lüğün istenerek mi yapıldığı yoksa sadece aksaklık mı olduğu belli olmayan, 2 saate yakın kulaklarımızın sonuna kadar paslanmasına sebep olacak seslerle cesur ve gülünç bir şekilde şarkı söylenmesine tanık olduğumuz, kısaca sapına kadar “kötü” bir performanstı. yaratıcılıktan nasibini alamamayı anlayabilirim ama bırakın estetik olmayı, operayla dalga geçmeyi bile beceremeyen bir üçlüyü 25eu gibi bir bilet fiyatı veren seyircinin karşısına küstahça çıkarmanın neresi festival seçkisinin inceliğini gösteriyor, anlamadım. ikinci sırada oturur ve her an her şey değişebilir, bu kadar kötü devam edemez diye umut ederken bir yandan da bunun herhalde tanık olabileceğim en ağır avusturya işi işkence olduğunu düşündüm.
maison dahl bonnema’nın sonuna kadar kalamadım ne yazık ki. arkamda salonun sürekli olarak boşaldığını ayak seslerinden hissetsem de bir türlü kalkmayı kendime yediremiyordum. yanımdakilerin “yetişebilir miyiz?” diye fısıldaştıklarını duyunca saatin 20:45’e geldiğini ve 21:00’de şehrin uzak bir köşesinde başlayacak olan marco berrettini performansına ancak bu işkence salonunu terk ederek yetişebileceğimi fark ettim. böylece yanımda oturan 7-8 kişiyle birlikte toplu bir protesto yaparmışçasına tiyatroyu terk ettik ve kendimizi viyana metrosunun gizemli kulvarlarına attık.
impulstanz bu, hiçbir gösteri zamanında başlamadığı için, zamanında başlamayan gösterilerden çıkıp da gelecek olanları ya tiyatronun içinde ya da dışarıda en az 20-25 dakika beklemeniz söz konusu olabiliyor. nitekim kulaklarım bonnema’yı terk ettiğim için bana teşekkür etse de odeon tiyatrosuna nefes nefese vardığımda benim de daha en az 15 dakika gelecek olanları bekleyeceğimi anladım. ki bunlar arasında festival yönetmenleri karl regensburger ve ismael ivo da vardı. ben büyük umutlarla iyi olduğunu duyduğum performansı izlemeye dalmıştım ki viyanalı seyirciler patır patır salonu terk etmeye başladılar. sahnede 9 tane astronot kıyafetli adam/kadın yavaş hareketler yapıyor, birbirlerine dokunmaya çalışıyor ya da hiçbir şey yapmadan duruyorlardı. salonu terk etme hareketi yine 1,5 saati bulan performans boyunca hiç durmadan devam etti. sahne üstünden, sahnedekilerin önünden geçmeleri gerekse bile kararlı bir şekilde çıkan seyirciler ne kaçırdı derseniz, anlatayım:
*mariah carey’nin bir şarkısı eşliğinde hüngür hüngür ağlama,
*astronot başlıklarını çıkarma, yanlarındaki ışıklarla oynama,
*öpüşmeyi öğrenme ve bunun üstüne bir güzel yuvarlanma,
*kendi küçük maketlerinin olduğu bir oyuncakla kendilerini oynatma,
sanırım bu kadarı yeterli, dayanamayacağım. performansın büyük kısmı sahnenin ortasına yerleştirilmiş turuncu, bombeli, yuvarlak bir halının üstünde gerçekleşti. fikir ilginç olabilirdi belki ama kunst halle’de yuri gagarin’in aya ayak basmasının 50. yılını kutlayan die kunst und ein traum sergisi bile performatif anlamda daha etkileyici işlere sahipti. sahnede kendilerinden geçen, çoğunlukla ne yapacaklarını şaşıran, gerçekleştirmek zorunda oldukları koreografiden utandıkları belli olan dansçıları izlemek ise her şeyden daha üzücüydü belki de.
tüm viyana gezimi anlamlı kılan ise mathilde monnier ve jean-fançois duroure’un 1984 yapımı, impulstanz festivali için yeniden ele alınan pudique acide / extasis işiydi. monnier ve duroure’un yerini sonia darbois ve jonathan pranlas almış olsa da, sahnede her yönüyle etkileyici, hareket ve enerji dolu bir koreografi izledik. izlediğimiz tüm garip işlerin yerine festivali arı bir dansla, kurt weill ve bernard herrmann müzikleriyle kapattığımız için mutlu oldum doğrusu. bir monnier koreografisi üstüne karşıma kötü bir şey çıkar korkusuyla boyzie cekwana’ya gitmediğim, biletimi yaktığım için kötü bile hissetmedim kendimi. hiç eskimeyen işlerden biriyle tanışmış oldum, her şeye değerdi sanırım.
şu koltuklara yapış(ma)ma meselesine gelirsek, avusturyalı seyircinin büyük bir rahatlıkla salonu terk etmesine hem hayran kaldım hem de çok şaşırdım. belki de çok fazla iş izlemekle ilgili bir durum, karşılarında ne olduğunu daha ilk dakikalarda az çok anlıyor, ona göre tavırlarını koyuyorlar. ya da belki de sadece “vakit nakittir” şeklinde düşünüyorlardır. ne olursa olsun, daha 10. dakikadan itibaren koltuklarında rahatsız olacağına, yanındakini, sahnedekini rahatsız etmeyi göze alan, bencil seyircilerle ilgili bir karara varamıyorum. bir yandan hep haklı çıktılar maalesef, diğer yandan da genelde dikkatimi dağıttılar ve buna hakları yok. devam eden bir oyundan sırf beğenmediğim için çıkmayı hiç başaramamış olsam da, bonnema’nın son10-15 dakikasını bile görmemek çok iyi geldi diyebilirim sadece.
impulstanz çok yüzümü güldüremese de belvedere, leopold ve kunst halle içime işleyen koleksiyon ve sergilere sahipti. bir sonraki bölüm de onların olsun…




Comments
“impulstanz üstüne-2” öğesine 2 yanıt
impulstanz'ın “klasik”inin “akınlar halinde salonu terk etmek” olduğunu öğrendik böylece. [benim gittiğim sene sadece hoghe'den kaçışlar olmuştu, bill t. jones ve cherkaoui'de kimse yerinden kıpırdamamıştı, hoghe de bana göre kötü değildi, sadece çok yavaş ilerliyordu, dolayısıyla o akşamki seyircinin tahammülsüzlüğüne bağlamıştım]
ne kadar kötü olursa olsun -birkaç istisna hariç- hiç bir filmden, kitaptan, gösteriden yarıda çıkmayı tercih etmediğim için, çıkanları anlayamıyorum. çıkıyorsanız kendinizi diğer(ler)inden daha üstün bir konuma yerleştiriyorsunuz demektir (vaktiniz daha kıymetlidir, beğeniniz daha yüksektir, …); hele de bu bir canlı gösteriyse, tam da sizin işaret ettiğiniz üzere, sanatçılara olduğu kadar diğer seyircilere de saygısızlık yapıyorsunuz. ama tabii, viyana halkı akın akın hep beraber çıkıyorsa, rahatsızlık sadece sahnedekilere kalıyor.
paris'te theater de la ville sahnesinde seyirciler son alkışı beklemeyip çıkıyorlar (ve çıkışlar sahne üzerinden olduğu için sanatçıların gözü önünde bunu yapıyorlar) diye epey bir sinirlenip üzülmüştüm, meğer viyanalılar bu işin kompetanıymışlar.
tabii, 5-6 yıl önce salzburg festivali'nde “nelken”i yuhalayan seyirciden başka türlüsünü de beklememem gerektiğini tahmin etmem gerekirdi.
izlenimler için teşekkürler, sergi izkenimlerinizi de merakla bekliyorum…
viyanalılar'a bu çıkışlarla ilgili şaşkınlığımdan bahsettiğimde anlamakta epey zorlandılar doğrusu. bu onlar için gerçekten doğal bir durum ve orada yaşayan türk arkadaşlarım da alışmışlar, aynı kafadalar artık. ben çıkanları hep yargılamamaya, belki kötü bir haber almıştır, bir işi çıkmıştır diye düşünmeye çalışırdım; ama viyana'da bu iş öyle bir boyut almış ki hem izleyenler hem de sahnedekiler bir gösteriyi terk etmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlar.
bir de belki de bu sadece gösteriye değil ama özene bezene hazırlamaları gereken festival programına yeterince önem vermeyip karşımıza gerçekten kötü olarak tanımlanabilecek işler koyan festival yönetimine bir tepki de olabilir, ki böyle bir tepkiyi verme gerekliliğini ben de sık sık hissettim. ama artık “viyana ruhu”na biraz daha aşina olduğuma göre, tepkilerimi bir dahaki sefere saklıyorum.