niğde’den

devlet daireleri. orta anadolu. istanbul’dan farklı mı? pek sayılmaz. belki tek eksik bir sağa bir sola dönen gürültülü bir pervane. içeride boğucu bir hava. aynı politik muhabbetler (o bu şu hangi partiden), aynı bunalmış, hayatlarından bezmiş yüzler. 2-3 yıldır kimsenin uğramadığı bir yerde çekim yapabilmek için bir avuç kadar niğde’de oradan oraya koşturmaca. bir müdür sekreterinin küçük odasında bir saat boyunca oturuyorum, uslu durmam gerekiyor o önemli belgeyi ele geçirmek için. 15-20 dakikada tüm kent dedikodularına hakim olduğumu hissediyorum ve artık evdeki zulümden kurtulmak için kütüphanede çalışmak isteyen, kütüphane kapatıldığı için gelir müdür bey’e ağlayan kadını, onun hakkındaki tüm yorumları biliyorum. ya da bilmem ne sitesindeki 7. katta 86 bin liraya verilmeyen daireyi. içeride kullanılan malzeme de pek bir kötüymüş…

protokol imzalanırken tam, masasının arkasında, sıcaktan eriyerek kağıtları düzenlemeye çalışan arkeologun büro telefonunu görüyorum. çevirmeli, yeşil bir telefon. karşı masaya bakıyorum, hayır zevkten yapılmış bir tercih değil. aynı telefon her yerde. sonra hatırlıyorum ki bir önceki gün çekim ücreti yatırmak için ziraat bankası’nda ayakta gişe sırası beklemiştim. evet, sıra alma makinesi bozukmuş.
bu insanlar tüm bunlardan başkasını biliyorlar mı? bu dünyada, tüm gerçekliğin, ulaşabilecekleri her şeyin bu olduğunu zannederek yaşamaları ihtimali ne kadar yüksek? cevabı var mı ki bu soruların?