Rising ve Araf üstüne

Bu haftasonu sanatsal açıdan çok keyifsiz oldu. Cumartesi gününü iDANS’ta Aakash Odedra’nın Rising gösterisiyle, Pazar gününüyse Yeşim Ustaoğlu’nun Araf filmiyle kapattık.

Image

iDANS bir fikir aklına girince onu bedeniyle ifade etmeden duramayanların festivali benim için. Her işin, her hareketin ve hatta her kelimenin altında bir bit yeniği aramak gerekiyor. Seyirci olarak büyük sorumluluk ve yük altındasınız çünkü öyle koltuğunuza iyice gömülüp gözlerinizi hayran hayran sahneye dikmekle işiniz bitmiyor. Sorgulamanız, anlamaya çalışmanız, anlayamayıp çıldırmanız ve hatta anlayamamanın suçunu kendinizden önce sahnedekine yükleyip sinirlenmeniz, salondan çıkıp tartışmanız, gösterilerde bazen bedensel açıdan bile (yanılmıyorsam iDANS-4’teki E.I.O. gösterisi) aktif olmanız gerekiyor. Gösteri bittikten, aradan haftalar, aylar geçtikten sonra bile peşinizi bırakmayan anlar, cümleler fazlasıyla olası. “iDANS işte bu!” diyerek festivale bir methiye yazmak değil amacım ama aslında “çağdaş dans işte bu!” demek mümkün. Aydın Teker seyirciyi rahatsız etmekten aldığı keyiften bahseder röportajlarında, çağdaş dans tam olarak “seyirciyi rahat bırakmamak” üzerine kuruludur desek yeridir.

Cumartesi akşamı Haliç Kongre Merkezi’nde sahne alan Aakash Odedra’yı izlerken oturduğum koltuğa gömüldükçe gömüldüm, gözlerim ağırlaştıkça ağırlaştı ve rahatsız beynimde şu soru döndü durdu: “Bu performansın iDANS’ta işi ne?”

Evet, Aakash Odedra iyi bir dansçı, çok güzel atlıyor, zıplıyor, kıvrılıyor. Ama ben iDANS’a özgü o fikir parlamalarını, bir felsefi arayışı, yaklaşımı Odedra’nın dört parçadan oluşan gösterisinin hiçbir anında bulamadım. Bu, eğer örneğin Viyana’nın Impulstanz Festivali’ne öykünerek “Bir tane de hareketli dans işi olsun” çabasının karşılığıydıysa, bence iDANS başka büyük ve sıradışı festivallere de öykünebilir. Yok eğer bu işin arkasında fonlarla, finansmanla ilgili başka bir durum varsa, bilemiyorum. İşin tuhafı Aakash Odedra iDANS-6 kapsamında şu ana kadar izlediğim diğer tüm performanslardan daha fazla alkış ve ıslık aldı. Hatta neredeyse bis yapması için davet edilecek diye düşündürdü. Demek ki neymiş, İstanbul’da bir “dans seyircisi” varmış ama bu dans seyircisini mutlu etmenin tek yolu böyle sahnede uçmalı sıçramalı gösteriler getirmekmiş. Bu durumda biz “içi dolu performans” sevenlere düşen iDANS programındaki her performansı gözü kapalı izlemek yerine, her festivalde yaptığımız gibi seçici olmak. Böylece kötü sürprizlerden de kaçınabiliriz.

Bu arada Rising ile ilgili tam ters yaklaşımlı bir yazı okumak, Odedra’nın dans ettiği dört koreografiyle ilgili daha fazla bilgilenmek isteyenleri buraya davet ediyorum.

Image

Gelelim Yeşim Ustaoğlu’nun Adana Film Festivali’nden ve hatta Venedik Film Festivali’ne katılma haberi çıktığından beri çok konuşulan Araf filmine. Özcan Deniz’in başroldeymiş gibi lanse edildiği, Altın Koza’dan beş yıl arayla ikinci kez umut veren kadın oyuncu ödülüyle dönen Neslihan Atagül’ün filmi götürdüğü Araf, bence Ustaoğlu’nun özellikle senaryo açısından en kötü filmi.

Film Karabük’te şehirlerarası bir konaklama tesisinin restoran tarafında çalışan Zehra’nın (N. Atagül) etrafında geçiyor. Kendisine aşık olan Olgun’a soğuk davranan Zehra bir düğünde tanıştığı kamyoncuya (Ö. Deniz) aşık oluyor, ondan hamile kalıyor, gerisi tam bir facia. Sessizlikler ve karın hakimiyeti her an hissediliyor. Filmin ilk yarım saati ve sonrası arasında neredeyse bir uçurum var, odaklanılması gereken karakterler çok netken arada yardımcı karakterlerle ilgili “önemli” bilgiler de verilmeye çalışılmış ve sonuç itibariyle fazlasıyla uzun ve anlamsız bir film çıkmış. Örneğin “puslu dağların karanlık çocuğu” Olgun’un babasının ne kadar kötü bir adam olduğu defalarca gösteriliyor, halbuki bu karakterin filmde hemen hiçbir varlığı yok, ya da ne kadar kötü olduğunu anlamak için bu kadar çok elemana ihtiyacımız yok. Olgun ve kankası arasındaki ilişki filmin en güzel işlenen konularından ama kesik, sonu bulanık. En vurucu sahne olan çocuk düşürme sahnesi filmin genel estetiğiyle tamamen uyumsuz, fazlasıyla sert ve pornografik. Sonrasında gelen olaylar sanki senaryonun sonu getirilememiş de hızlıca bir yerlere bağlanmaya çalışılmış hissini veriyor. Özcan Deniz’in varlığı kendi çektiği ve birkaç hafta sonra vizyona girecek film öncesinde bir reklam gibi ama Araf‘tan sonra kimse gidip de Evim Sensin‘i izler mi emin değilim. Ya da Özan Deniz’in Araf‘ta sadece bir kez konuştuğu göz önüne alınırsa sesine hasret kalanlar diğer filme koşabilirler. Küçük bir yerde başına kötü şeyler geldikten sonra kendi çıkışını yaratma hikayesini değil (ki bence Zehra’nın o küçük yerden ayrılması için gereken her koşul mevcut), yakınındaki ilk sığınağa girme, bir nevi çaresizliğe teslim olma hikayesini anlatıyor Araf. Film, kendi içinde inandırıcılıktan uzak.

Güneşe Yolculuk‘u yapan bir yönetmenin Pandora’nın Kutusu‘nu nasıl yaptığını anlayamamıştım yıllar önce. Şimdiyse Pandora’nın Kutusu‘nu mumla arıyorum. Oyunculukta Neslihan Atagül ne kadar parlamışsa, senaryoda Yeşim Ustaoğlu o kadar dökülmüş. Şimdi Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi filmini dört gözle bekliyoruz.