Bazen sapıklara müteşekkir oluruz

Béla Tarr’ın Torino Atı filmi 2011 yapımıymış. Demek ki benim onu Atlas sinemasının dev perdesinde izlemem o yıllara denk geliyor…

İstiklal Caddesi’nde amaçsız dolanmalarımdan biri. Gittiğim bir yer, yetişmem gereken bir toplantı, göreceğim bir arkadaş… hiçbiri yok. Lise-üniversite yıllarımda günde en az üç film izlediğim film festivalini sıkı takibi bırakmışım. Atlas sinemasının önünden geçerken kalabalığı görüyorum. Yanlış hatırlamıyorsam Nuri Bilge Ceylan’dan Tuncel Kurtiz’e bir sürü insan ya ellerinde bilet içeri girmek için ya da gişenin önünde sıra olmuş ek bilet satılmasını bekliyor. Filmin ne olduğuna bile bakmadan sıraya girdim. Umudum var, gireceğim o sinemaya. Derken bir adam, kenarda bekleyenlerden, yanıma geldi ve “Bir tane fazla biletim var, ister misiniz?” dedi. Neden ben? “Ah…” dedim, “çok teşekkür ederim. Ne kadar vermem gerek?” Para istemedi. Arkadaşı gelememiş. Çok da sorgulamadım, teşekkür ettim, bileti aldım, kalabalığın içinde adım adım içeri girdik, koltukları bulduk, oturduk. Biraz kenardı ama olsun. Salon ağzına kadar doldu, merdivenlere de bir o kadar insan yığıldı, hepimiz tek nefesiz. 

Haliyle adamla yan yana oturuyoruz. İlk başta konuşmaya çalıştı mı hatırlamıyorum ama film başladıktan sonra dönüp dönüp bir şeyler demeye, derin nefesler alıp vermeye başladı. Bu arada perdede Torino Atı, bir görsel şölen. Ne kadar şanslıyım da Atlas’ın dev perdesinde, hıncahınç dolu bir salonda izliyorum diye seviniyorum, yanımdakine kulak asmamaya çalışıyorum. Zaten assam ne olacak, kaçacak delik yok. Filmi bırakıp çıkacak değilim, yerimden kalkıp insanların dikkatini dağıtmayı ise asla göze alamam. Ne olduysa bir süre sonra salon boşalmaya başladı. Yan koltuklardakiler kalkınca ben de kendimi merdivene atmaya karar verdim ve ayaklandım. Ama o da ne, adam da benimle ayaklanmasın mı… Birlikte merdivene geçmiş olduk. İçimden küfrediyorum, güzelim filmi böyle mi hatırlayacağım? Bir şey yaptığı da yok ama yapıştı bana resmen. Salonda köşe kapmaca oynamaya başladık ben ve sapığım. Merdivenden boşalan yerlere, oradan tekrar merdivene… Film bittiğinde izlediklerimden sarhoş, köşe kapmacadan yorgun daha jenerik akarken kendimi dışarı attım ve Çukurcuma’daki evime koşar adım ulaştım. 

Béla Tarr’ın ölüm haberinin ardından herkes onun röportajlarını, Tarr ile birlikte çekilmiş fotoğraflarını paylaştı. Benimse filmde sabah-öğle-akşam haşlanmış patates yiyen o yoksul ailenin her bir patatesi soymasını dakikalarca izlerken hissettiğim huşuya hem bana bahşettiği biletle sebep olan hem de beni sinir eden sapığımla olan tuhaf anımdan başka bir şey yok paylaşabileceğim. Ama zaten normal bir film izleme deneyimi yaşasaydım anlatacak hiçbir şeyim olmazdı değil mi? Oysa Torino Atı o sapık sayesinde benim için daha da unutulmaz oldu ve, bunu söylediğim için affedin ama, hayatı yaşamaya değer kılan böyle olağandışı deneyimler bence. Güldüm geçtim, bugün de yazmadan edemedim. Yattığın yerde rahat uyu Béla Tarr…

PS: Geçmiş yazılar içinde bir arama yapayım dedim ve bir baktım izlediğim zaman bir şeyler karalamışım ama bu sapıkla olan deneyimimden hiç bahsetmemiştim. Demek o zamanlar o kadar da gülüp geçememişim ya da… Bilemedim… Şimdiki hissi bambaşka, önemli olan da şimdi değilse ne ki?

Comments

Yorum Yapın