eleştiri kurumunun yerlerde süründüğünden daha önce de dem vurmuştum. geçen gün bulduğum şu video ve aynı gün bir arkadaşımın tanık olduğunu anlattığı yekta kopan-murathan mungan söyleşisi durumun ne kada içler acısı olduğunu bir kez daha fark etmeme neden oldu. kısaca anlatmaya çalışacağım, öncelikle tadından yenmez bir borges röportajı:
maalesef (ve tabii ki iyi ki!) fransızca, ama hayatının son on yılını yarı-kör olarak geçirmiş büyük bir yazarın samimi duruşunu görmek ve kibirsiz dünyasına bir bakış atmak için güzel bir fırsat.
sadece yazara mı bakmalı? bence karşısında oturan pierre dumayet de samimiyetin dozunu bozmadan, borges edebiyatına hakim olduğu her halinden belli olan kısa ve öz sorularıyla söyleyişiyi yürütme konusunda çok başarılı.
nereden nereye demeyin. işte ben tam bu söyleyişiyi izlemekteydim ki bir arkadaşım gelip yekta kopan’ın haftasonu programına katılan murathan mungan’dan, mungan’ın ağzının içine düşmesine ramak kalan kopan’dan, masaya yayılmış mungan kitaplarından (en şişmanı elbette şairin romanı), kopan’ın masaya dirseklerini dayamış oturuşundan ve mungan’ın koltuğun arkasına kolunu atmış rahat pozundan bahsetti. çok şaşırmadım gerçi, sözünü sakınmadan sırasında mungan’ın nasıl dizginleri eline alıp atını dört nala eleştirmen takımına karşı sürdüğünü kendi gözlerimle kanlı canlı izlediğim için bilmediğim bir manzara sayılmaz. sonra, bir karşılaştırma yapmak gerekirse, yekta kopan’ın semih gümüş, kaya genç ve ömer türkeş üçlüsünün yanında “eleştirmen” olarak lafı edilmez, zaten kendisini böyle adlandırdığını da sanmıyorum. ama yine de benim naçizane “kusurlu” beynim, önce programla ilgili duyduklarını bir güzel resimselleştirdi, sonra da bu iki imgeyi kafasında yan yana koymadan, bir karşılaştırma yapmadan, hayıflanmadan edemedi.
söyleşiyi yapanları olduğu kadar “sorgu” koltuğunda (nitekim borges’in durumu tam anlamıyla bu şekilde ifade edilebilir bence) oturanları karşılaştırmakta da fayda var. “sizinle ilgili dünyanın ne düşünmesini istersiniz?” sorusuna “samimi olarak söylemem gerekirse, ‘unutulma’yı tercih ederim. sadece bir on sayfa vardır hatırlanmasını istediğim, onlar da son yazdıklarımdır. ben öldükten sonra yazdıklarımın birkaç kişide hem belli bir sevinç ve hem de belli bir rahatsızlık hissi uyandırması yeterlidir. bunun dışında öldükten sonra adımın anılması konusunda hiç düşünmedim, hep başka yazarlar, kitaplar geliyor aklıma, zaten kendi kitaplarım üstüne hiç düşünmem.” şeklinde cevap veren borges pek çok büyük yazar gibi ne kadar küçük bir egosu olduğunu da gösteriyor. böbürlenmekten, kendi kendilerini yere göğe sığdıramamaktan, kitap kapaklarını ve duvarları resimleriyle boydan boya kaplamaktan usanmayan tüm yazarlar ne kadar ufak olduklarının farkındalardır da, en azından, çaktırmıyorlardır değil mi?