istanbul’da olup bitenler film festivaliyle sınırlı değil elbette. geçtiğimiz haftasonu uzun zaman unutulmayacağı kesin olan iki açılış vardı istiklal caddesi üzerinde: eski garanti platform, yeni salt beyoğlu‘nun açılışı ve arter’in üçüncü sergisi görünmezlik taktikleri‘nin açılışı. büyük ihtimal bilerek aynı güne denk getirilen açılışlarda güncel sanatla yakından ya da uzaktan ilgili büyük bir kitle bir oraya bir buraya koşturdu durdu. meşhurların arz-ı endam ettikleri açılışlar silsilesi garajistanbul’daki bol danslı, ikramlı partiyle neredeyse sabaha kadar sürdü. bizse açılışa yığılan 3500 kişi nedeniyle üst katlarına çıkmaya yeltenmediğimiz salt beyoğlu’nu dün kimsecikler yokken iyice bir gezdik.
bina, mekan öyle güzel ki kendisini içindeki sanattan önce mimarisiyle ortaya koyuyor. küratörlüğünü vasıf kortun’un üstlendiği, hüseyin bahri alptekin’in sergisiyle açılan salt’ta ben en çok mekan hissine takıldım, sanata ise ancak ucundan bulaştım. yüksek tavanlar, duvarlara çakılmış suntaların üstüne olabilecek en sade biçimde asılmış eserler, suntalarla hemen hemen aynı renkteki yer döşemeleri mekanın ferahlık ve sonsuz genişlik hissini daha da büyütüyor. insan duvarlar arasındaki o büyük alanda koşmak, kollarını açıp dans etmek istiyor. duvarlardakilerin bu hissi bastırması, neden orada olduğumuzu hatırlatıyor olması gerekiyor ve/ama yapamıyor. sanki duvarlarda da bir boşluk var. yoğunluk duygusuna ulaşmak, gördüklerimizle coşmak, aşka gelmek zor. hatta sanki istenmiyor. eserlerle izleyici arasında bir mesafe var, konsantre olamıyorum. belki de benim yanlışım kendimi hep küçük mekanlara, hep çantamı önümde tutmaya alıştırmam. şimdi bu devasa binada, tavanın görkemli bir şekilde görünür olduğu (sanırım) ikinci katta tavan işlemelerine, güneşe bakıyor, merdivenleri inceliyorum. bu sergi, kolajları ne kadar sevsem de, bana göre değil ama mekan giriş katındaki açık sineması, bir üst katındaki çok şık ve hoş olacağı daha açılmadan belli olan kafesi, en üst katındaki göremediğimiz bahçesiyle dopdolu ve etkileyici.
garanti platform’u en çok açık kütüphane olduğu günlerle hatırlıyorum. 2007 baharıydı galiba. içeri istediğiniz gibi girebiliyor, uzun bir duvar boyunca, tavana kadar sıralanmış kitaplar, kataloglar, dergiler arasından istediğinizi çekip hemen karşısındaki basamaklara çöküp karıştırabiliyordunuz. karmakarışık bir vaha gibiydi. tuhaf, büyüleyici bir enerjisi vardı. salt beyoğlu’nun temiz, sade halinde henüz o enerjiyi bulamadım ben sanırım. her şeyiyle tamamlandığı zaman çözülür belki de her şey…
ve elbette son olarak küçük bir istek: kulaklık almak, eserleri kulağımıza dolan bilgiler eşliğinde izlemek güzel ama daha da güzeli okunabilecek bir şeyler olması. neyin kime ait olduğu bile o kadar karışık yazıyor ki keşke elimize bir kağıt verilse, her şeyi oradan takip etsek, eve de bir şeyler götürsek dedik. istanbul’daki müzelerin, galerilerin, sergi mekanlarının bir an önce bu basılı malzeme konusuna el atması gerek. geçen aylarda gezdiğimiz santralistanbul’daki türk ressamlar sergisinde de en büyük sorun buydu: çıkışta sergiyle ilgili bir broşür var mı diye sorduğumuz görevli santralistanbul’un broşürünü verdi elimize. koskoca broşür, içinde sergiyle ilgili 1-2 sayfa. oysa eve bir şeyler götürmek, bir yerlere sıkıştırdığın eski sergi broşürlerini aylar, yıllar sonra bulmak zevkli şeydir.
ps: garanti bankası’na sanat alanına kendi isimlerini koymadan bir mekan kazandırdıkları için teşekkür etmek gerek sanırım. bu arada salt beyoğlu’nun kardeşi salt galata bienal ile eş zamanlı olarak eylül ayında açılacakmış. bakalım orada neler olacak…
