evde sinema günleri

tiyatro festivali bitti. caz festivalinin başlamasına ise daha zaman var. boşlukta kalmış bulduk kendimizi. ne jean-michel jarre ilgimizi çekiyor, ne galata’daki turistik konserler ne de aya irini’deki klasik müzik konserleri. kendimizi sinemaya verdik. marco bellocchio – vincere, sam mendes – away we go, tim burton – alice in wonderland (lewis carroll’ı ağlatabilecek kadar kötü bir filmdi, 15-20 dakika dayanabildik), fernando meirelles – blindness, alfred hitchcock – to catch a thief. hitchcock’u dışında tutarak söylüyorum: amerikan sinemasından bir süreliğine uzak durmaya karar verdik. vincere farklı anlatım tarzı ile bir vaha gibiydi diğer tüm filmlerin ardından. tim burton alice ile dibi görmüş oluyor diyebiliriz bence rahatlıkla. işin içinde tim burton olunca alışık olamayacağımız bir şey izlemeye hazırdık ama alice in wonderland’in büyülü dünyasını mahvedeceğini tahmin edemedik. sinemada izlemediğimiz ne kadar da iyi olmuş!


dışarısı sıcak. sokaklar işgal altında. şehir ayakta. her yandan konserler, sokak müzisyenleri (istiklal caddesi’ni yaklaşık bir haftadır cd üstüne çaldığı kemanıyla mesken tutmuş çirkin hanımefendiden bahsetmeden geçemeyeceğim), sarhoşlar, şenlikten şenliğe koşan insanlar ve el ele dolaşan aşıklar çıkıyor. bense evdeyim, geçen sene bu zamanlarda “kalabalıkların yalnız adamı”ydım, bu sene kalabalıklardan kaçıştayım. ev serin, sarıp sarmalıyor, ona sığınmak her zamankinden daha keyifli. taze çilekler, şekerpare kayısılar, yeşil üzüm salkımları devasa bir tabakta biraraya geliyor, buz gibi, kanepede aramızda yerlerini alıyorlar. kendimizi izlemediğimiz sinema klasiklerine vermeye karar verdik. o kadar çoklar ki, deştikçe yenileri çıkıyor…