Görme becerisi

Alman belgesel tiyatro topluluğu Rimini Protokoll’den Stefan Kaegi’nin yönettiği Radio Muezzin dün akşam iDANS kapsamında ilk gösterisini gerçekleştirdi. Haliç Kongre Merkezi’nin soğuk (hem gerçek hem de mecazi anlamda) duvarları arasında izlediğimiz bu sıcak oyun görmek için bakıldığında görülebilecek ne kadar çok renk ve doku olduğunu gösteriyor.

Rimini Protokoll farklı coğrafyalara onlara özel bir an ya da olayın merceğinden baktığı, oradan insanları olduğu gibi sahneye ya da “mekan”a taşıdığı oyunlarıyla tanınmış bir topluluk. Radio Muezzin‘in çıkış noktası da Mısır’da 30.000 camiden yankılanan karmakarışık ezan seslerinden hoşlanmayan Hüsnü Mübarek’in emriyle “merkezi müezzin” sistemine geçilmesi. Daha açık söylemek gerekirse her cami kendi müezzinine ezan okutmak yerine tüm camilerden bir radyo vericisi aracılığıyla aynı ses yankılanıyor.

Kaegi bunu duyduktan sonra Kahire’ye gidiyor ve üç aylık araştırma sonrasında sahnede dört müezzin ve bir radyo uzmanıyla Radio Muezzin ortaya çıkıyor. Oyun gündelik hayatın ayrıntılarını politik bir vakanın süzgecinden geçirerek sahneye koyuyor. Dört müezzinin her biri farklı mesleklerden, sosyal tabakalardan geliyor. Bu durum hayatlarını doğrudan etkileyen bu politik vakaya yaklaşımlarını da belirliyor zaten. Kendini cemaatte daha güçlü hisseden kör müezzin “merkezi müezzin” sisteminin ne kadar tekdüzeleştirici olduğundan şikayet ederken, köyünden gelip şehirde devletin yaptığı sınavı kazanarak müezzinlik yapmaya başlayan müezzin olaya daha “devletçi” bir açıdan bakıyor ve kendi görüşünü dile bile getirmiyor. Müezzinlerin arkasında Kahire sokaklarını, cami içlerini, namaz kılan insanları gösteren videolar akıyor. Bir yandan Türkçe/İngilizce üstyazıları okuyup diğer yandan videoları hakkıyla izlemek ve aynı zamanda anlatılanlara yoğunlaşmak gerçek bir yoğunlaşma gerektiriyor. Radio Muezzin koltuğunuza rahatça gömülüp izleyebileceğiniz oyunlardan değil. Bir noktada videoların üstünden akan yazılarda müezzinlerin sahne üstünde yapmasına izin verilmeyen şeyleri okuyoruz. Aslında tüm oyun bunun hem bir gerçek hayat kesiti hem de bir temsil olduğunu anlatmak üzerine kurulu. Gerçek hayat kesiti çünkü vaka da müezzinler de gerçek. Temsil çünkü sahnede dinle ilgili herhangi bir eylemi gerçekte yaptıkları gibi yapmaları yasak (abdest almayı gösteriyorlar ama sıra namaza gelince “gerçekten” namaz kılmayacaklarını özellikle belirtiyorlar).

Oyundan sonra konuştuğumuz Kaegi gittikleri her ülkede bambaşka tepkiler aldıklarını ve İstanbul’un ciddi ve dikkatli seyircisinin kendisini şaşırtığından bahsetti. Örneğin İsveç’te tüm oyunu kocaman bir uydurmaca olarak algılayan seyirciler kahkahalarla izlemişler. Oyun Kahire’de büyük güçlükle, ancak iki defa oynanabilmiş. İstanbul’da kıkırdayan seyirciler (benim görebildğim kadarıyla 3-5 kişi) en başından salonu terk etmeyi tercih ettiği için fazla dağılmadık denebilir.

Oyun bu akşam 20:00’de ikinci kez sergilenecek. Doğru ya da yanlış yargısına düşmeden, oyuncularını (gerçek insanlar, hayattaki gerçek rolleriyle sahnede olduğuna göre onlara “oyuncu”* demek ne kadar doğru acaba?) manipüle etmeden onlara sadece kendilerini Batı’nın çağdaş tiyatro düzeninde ifade etme olanağı veren (Türkiye-Suriye arasındaki olaylarla ilgili güncel yorumlarını bile paylaştılar) ve aslında uzaktaki bir olaya yaklaşma biçimleri üstüne düşündüren bir oyun. Mutlaka izleyin.

* Bu konuda oyunun içinde iki sürpriz var ama o da izleyenlerle aramızda kalsın, işin esprisi bozulmasın.