Göreme’nin kaçak emekçileri

IMG_1907

Göreme’nin nüfusu topu topu iki bin kişi. Yüksek sezonda turistlerle birlikte yaklaşık altı bini buluyormuş. Her şey turistlere göre düzenlenmiş, herkes İngizlice’yi ana dili gibi konuşuyor, Fransızca selam-sabah biliyor, Japonca laf anlatabiliyor. Göreme’nin insanı zengin, kafası rahat.

Göreme’de yaşayan 73 tane Özbek ve Afgan asıllı çocuk var. Ben bunlardan sadece dördüyle sohbet edebildim, ikisinin adını öğrendim.

Ömer’in anlattığına göre savaş yüzünden kaçmışlar ailesiyle Özbekistan’dan Afganistan’a. Sonra orası da talan edilince ailesiyle yolları ayrı düşmüş. Onlar şimdi Pakistan’da, Ömer ise Göreme’de. Sınırı İran üstünden yürüyerek geçmiş. “70-80 kişilik bir gruptuk, yaklaşık 30 kişi öldü” diyor. Geceleri kontrol olmuyormuş, sınırı geçmek nispeten daha kolaymış.

Ömer 19 yaşında, 9 aydır Göreme’de, okuma yazması yok. 950TL maaşla bir pansiyonda çalışıyor. Göreme’den önce birkaç ay Kırşehir’de çalışmış, maaşını vermemişler. Ömer, elbette kaçak. “Abla, diyor, ben seninle aynı dili konuşuyorum. Bana pasaport, çalışma izni vermiyorlar, Suriyeliler’e veriyorlar. Ben seninle aynı dili konuşuyorum, hiçbir hakkım yok”. Verecek cevap bulamıyorum.

Göreme’de her gün kahve içmeye gittiğim bir yer var, adını bilmiyorum ama Fatma Ana’nın yeri. Afgan Abbas müthiş kahve yapıyor. 19 yaşında, 2-3 yıldır Göreme’deymiş. “Ömer’i biliyor musun?” diyorum, “Bilmez miyim abla, 73 kişiyiz burada diyor”. Onunla birlikte çalışan bir de kız var, güzel bir Afgan kızı. İstanbul’a gelmiş geçen kış, Zeytinburnu’nu, Aksaray’ı gezmiş. “İstanbul çok güzel” diyor. İstanbul ne büyük, ne tılsımlı diye düşünüyorum. Kim bilir bu güzel kız Boğaz kıyılarını, Moda’yı, Çukurcuma’yı, Prens Adaları’nı görse neler düşünecek, hissedecekti?

Abbas’ın kahveleri çok sert, bir bardak kahve tüm gece uyutmuyor. Son gün “kahvesini azaltsak şunun?” diyorum. “Sütlü yapayım abla!” diyor. Sütlü içmediğimi biliyor ama duvardaki fotoğraflarda kahve üstüne sütle yaptığı desenler onun gurur kaynağı. Bir kez olsun bana da bir desen yapmak istiyor.

Abbas’ın sert kahvesini son kez içiyor, otelde çalışan Afgan çocuğa son kez teşekkür edip İstanbul’a dönmek üzere yola çıkıyorum. 73 kişi ne ki? Bir dahaki gidişimde bu çocukların hepsiyle tek tek tanışıp hikayelerini dinleyesim var. Kapadokya sadece dağı taşı, mağaraları, yeraltı şehirleriyle değil insanlarıyla da ziyaretçisini başka dünyalara götürebiliyor…

Beyaz ayarı yapılmamış bir film: Kırık Beyaz Laleler

James Baldwin portrait 1965

Kendimi genel olarak işe yaramaz bulsam da aynı şey arkadaşlarım için söz konusu değil. Geçen hafta İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye’de ilk kez gösterilen Kırık Beyaz Laleler‘i izledikten sonra bir kez daha bunu düşündüm.

Aykan Safoğlu’nun yazarı, yönetmeni, editörü, yapımcısı, kısacası “auteur”ü olduğu Kırık Beyaz Laleler‘e James Baldwin’in İstanbul günleriyle ilgili bir film izleyeceğimi düşünerek gittim geçen hafta. Yıllardır Berlin’i mesken tutan A.S.’den kısa mailleşmeler dışında okul zamanından beri haber almamıştım. Zaten filmden de katalogda rastlamasam haberim olur muydu bilmiyorum. Ama işte rastlantı denen şey bir sürü halkanın iç içe geçmesinden oluşuyor ve halkalar bir kez dizilmeye başladıktan sonra tut tutabilirsen. A.S.’nin hikayesi de bu rastlantılar ve bu rastlantılara bilinçli bir bakış atmakla, onları özenle işlemekle ilgili.

Amerikalı yazar J. Baldwin’in kenti New York’a gittikten sonra onun İstanbul’da geçirdiği günlerle ilgili düşünmeye başlayan A.S. birbirinden binlerce kilometre uzaktaki kentler, karakterler, tarihler arasında çıkış noktasını Baldwin’den alan bir hikaye kuruyor. Bunu yaparken Baldwin’e aşina olmayan seyircisini de biçare bırakmıyor beyaz perde karşısında ve sinemamızın çocuk oyuncularından, annelerimizin yıllar geçtikçe sararan saçlarına, A.S.’nin ablasının her yaz güneşte daha da yanan teninden, tenleri an be an beyazlaşan siyahi şarkıcılara kadar yaşımız yettiğince tanık olduğumuz popüler kültür tarihinin tuhaflıklarına da değiniyor. Kırık Beyaz Laleler‘in sade tekniği sayesinde metindeki espritüel ayrıntıları yakalamak kolaylaşıyor, 24 dakikalık film hem ilham hem de üstüne düşünecek bir yığın malzeme veriyor.

Filmi izledikten 2-3 gün sonra kendimi Giovanni’nin Odası‘nı tekrar okurken buldum. Yavaş yavaş, sindire sindire okumaya devam ediyorum. Baldwin’in İstanbul’da yazdığı kitapları da var, biliyorum ama bence Paris’te yazdığı, Paris’te geçen  Giovanni’nin Odası en büyüleyici olan.

Kırık Beyaz Laleler‘le ilgili söyleyecek daha çok şey var ama istiyorum ki gidip A.S.’nin ağzından dinleyin tüm hikayesini. Ve bunun için şimdilik tek fırsat 15 Nisan 21:30 İstanbul Modern gösterimi gibi görünüyor. Yönetmen arkadaşım diye söylemiyorum ama bence kaçırmayın. Hem ilginç hem de samimi işler kolay bulunmuyor.

El duruşuna ramak kala yoga elden gidiyor mu yoksa?

handstand2Sinirlerim genel olarak bozuk. Tam anlamıyla bir “endişeli modern”e döndüm.

Yazmıyorum çünkü memlekette yüzümü güldüren pek bir şey yok. Eleştiri yapmaya da halim yok. Paylaşılası ufak tefek güzel şeyleri başka yerlerden kısaca paylaşıyorum zaten. Örneğin dün Marc Quinn sergisine gittim Arter’deki, çok güzeldi. Film festivalinde arkadaşım Aykan Safoğlu’nun Kırık Beyaz Laleler filmini izledim, öyle bir ilham verdi ki yıllar önde okuduğum James Baldwin baş yapıtı Giovanni’nin Odası kitabını tekrar okuma ihtiyacı hissettim. Ondan önce kendimi yine bir Bolaño seansına kapatmıştım, Third Reich‘ı okudum, diğer Bolaño kitaplarından fersah fersah farklı olsa da çok beğendim. Dün K. Milan Kundera’nın yeni bir kitabının çıkacağını söyledi, sevindim. Ondan önce de Kazuo Ishiguro’nun gelecek yıl yeni romanının çıkacağını söylemişti, ona daha da sevinmiştim. Sevdiğim yaşayan 1-2 yazar olması da güzel doğrusu, kendimi tozlu arşivlerden çıkarmam için vesile oluyor. Gelecek yıl bu zamanlarda K.’nın kitabı da çıkar, tam şenlik.

Kısa “günlük”ten sonra gelelim asıl mevzulara.

Kimsenin kimseye saygısının kalmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Muhalefet partisi liderinin mecliste yumruklanması bu saygısızlığın görünür yüzü. Aynanın diğer tarafındaysa yaya geçidini takmayan şoförler, kaldırıma park edenler, otobüste yer kapma telaşındakiler, sinemada ille biletinin üstünde yazan yerde (kötü bir yer de olsa) oturmak isteyenler, kısacası sinirli ve kaba insanlar var.

Ben bu insanlarla baş etmenin yolunu yoga ile bulduğumu sanıyordum. Yoga sayesinde beni o insanlar kadar sinirli yapabilecek içimdeki fazla enerjiden kurtulduğumu hissediyordum. Şimdi öyle görünüyor ki her şeye burnunu sokmaktan sıkılmayanlar benim yogama el atmışlar. 1-2 hafta önce denetime gelip Cihangir Yoga’nın camlarını filmlediler içerinin dışarıdan gözükmemesi gerek diyerek. Şimdi de yoga sertifikalarının iptal edileceği, geçersiz kılınacağı haberleri yağmur gibi yağıyor. Üstelik bu sefer RTE’nin tipik gündem çarpıtma oyunlarından biri de değil söz konusu olan, öyle olsa bağıra bağıra yapardı. Gelişmeleri takip etmek için en iyi kaynak şimdilik burası gibi.

Söylenecek fazla bir şey yok. El duruşuna kalkmama ramak kaldı, yogamı elimden alırsanız iki elim yakanızdadır.