Müzikal sığınak

Hayat çok büyük bir savaş meydanı gibi. Her an savunma ya da saldırı durumunda olmak gerekiyor. Kazanılan çatışmalar, ve kaybedilenler ardısıra geliyor ve sonunda insanlar sizinle ilgili bir kanıya varıyorlar.

O bunun hakkında şunu diyor, bu şunun hakkında şöyle konuşuyor. Kafa sallıyor herkes, aynı kanıya varılıyor. Haksızlık yapıldığı kesin, herkes hem fikir. Konuşulanlar iyi güzel, ama lafta kalmaya lanetli.

Fena halde can sıkıcı durumlar. Neden birbirimiz dışında hiçbir şeyden bahsedemiyoruz? İlgi alanlarımız, gezip gördüklerimiz, kendi küçük naçizane keşiflerimiz, yaratılarımız, varoluşsal sorunlarımız…

İşte anı yaşama sarhoşluğu içinde tüm bunları unutup gittiğimiz bir yer ve anda sığınağımı Gainsbourg’un dünyasında buluveriyorum. Bakü’nün gri göğünün altında en çok dinlediklerimden biri:

Filler, kuşlar ve leoparlar

Bir-iki belgesel yetiyor. Daha üçüncüye kalmadan kafayı takıyorum. Bu sefer de fillerde aklım. Şu iş bir bitsin, Afrika’ya gidip öksüz kalmış yavru fillere bakıcılık yapmak istiyorum. Anneleri fildişi avcıları tarafından öldürülen travmalı yavruların yanında huzur bulacağımı, onlara iyi gelebileceğimi hissediyorum (evet çok safım).

Bir de hiç rastladınız mı bilmiyorum ama bird of paradise (cennet kuşu) diye bir kuş var. Evren tarihine kıyasla okyanustaki su damlasından bile minik varoluşum süresince bir kez olsun bu kuşun dansını kendi gözlerimle görmek isterim. Yogadaki bird of paradise asanasını bana daha da sevdiren bu çılgın kuş, Filiz Sızanlı’nın Graf‘taki kabarık etekli solosunu da (04:58 dolaylarına bakınız) anımsatıyor:

Filler Afrika ve Asya’da, cennet kuşu Yeni Gine-Avustralya taraflarında… Bense Ruslar’dan kalma eski, sapasağlam binalarını parıldayan plazalarla kapatma sevdasına kapılmış bir tuhaf kent Bakü’de. Filleri, cennet kuşlarını başka bir zamana bırakıp Kafkaslar’da soyu tükenmekte olan leoparların peşine mi düşsem acaba?