Baku the “kitchest”

Eski Rus binalarının sarımsı taş dokularının yüksek plazaların mavi camlarıyla buluştuğu çirkin bir şehirdeyim. 21 haftalık varlığımın 11 haftasını tamamladım, dışarıda sulu kar ve sokağa çıktığım anda beni sağdan sola bir anda savurabilen, hareket etmemi engelleyebilen korkunç bir rüzgar var.

Bakü’de olduğumu unutmak için perdeleri kapatıyor, kendimi filmlerin kurmaca dünyasına teslim ediyorum. Dünya sadece içinde olduğum odadan ibaretmiş gibi davranmak, 10’un 11’den küçük olduğunu düşünmek kadar sakinleştiricisi yok… Bir de güzel müzikler…

Müzikal sığınak

Hayat çok büyük bir savaş meydanı gibi. Her an savunma ya da saldırı durumunda olmak gerekiyor. Kazanılan çatışmalar, ve kaybedilenler ardısıra geliyor ve sonunda insanlar sizinle ilgili bir kanıya varıyorlar.

O bunun hakkında şunu diyor, bu şunun hakkında şöyle konuşuyor. Kafa sallıyor herkes, aynı kanıya varılıyor. Haksızlık yapıldığı kesin, herkes hem fikir. Konuşulanlar iyi güzel, ama lafta kalmaya lanetli.

Fena halde can sıkıcı durumlar. Neden birbirimiz dışında hiçbir şeyden bahsedemiyoruz? İlgi alanlarımız, gezip gördüklerimiz, kendi küçük naçizane keşiflerimiz, yaratılarımız, varoluşsal sorunlarımız…

İşte anı yaşama sarhoşluğu içinde tüm bunları unutup gittiğimiz bir yer ve anda sığınağımı Gainsbourg’un dünyasında buluveriyorum. Bakü’nün gri göğünün altında en çok dinlediklerimden biri: